EduTrend & Coğrafya Anabilim Dalı Öğretmeni Hande Şen Maral ile Özel Röportaj
Okyanus Ötesinden Gelen İlham: Eğitim ve Hayat Üzerine Ufuk Açıcı Bir Röportaj
3 ay önce
Türkiye'de yüzlerce öğrencinin hayatına dokundunuz, onlardan biri de benim. Dönüp baktığınızda, Türkiye'deki öğretmenlik yıllarınızdan en çok neyi özlüyorsunuz?
En çok sınıf içi sohbetleri ve öğrencilerimle olan iletişimimi özlüyorum. Türkiye'deki öğrencilerin sıcaklığı, o "Hocam" deyişlerindeki içtenlik gerçekten çok başka. Sınıfa girdiğimde aldığım o enerjiyi, ders aralarında edilen ayaküstü sohbetleri çok arıyorum. Sadece coğrafya anlatmıyorduk, hayatı ve dertleri paylaşıyorduk. Bugün seninle bu röportajı yapıyor oluşumuz bile o günlerde kurduğumuz bağın en güzel kanıtı
Coğrafya, sınırları ve dünyayı anlamlandırma bilimidir. Bir coğrafyacı olarak kendi ülkenizden ayrılıp okyanus ötesine yerleşme kararı almak hayat hikayenizde nasıl bir kırılma noktası oldu?
Yıllarca harita üzerinde anlattığım okyanusu bizzat aşmak büyük bir ironi oldu aslında. Kendi ülkeni, köklerini, düzenini bırakıp gitmek kolay değil. Amerika'ya yerleşmek benim için konfor alanımı tamamen yerle bir etmek demekti. Sıfırdan başlamak, yeni bir kültüre alışmak kişisel olarak ciddi bir meydan okumaydı. Benim kırılma noktam, köklerimi Türkiye'deki o topraktan söküp, okyanus ötesinde hiç bilmediğim bir iklimde yeniden yeşertmeye çalışmaktı.
Geriye dönüp baktığınızda, yüzlerce öğrenci arasından sıyrılan, hayata karşı fark yaratan öğrencilerin ortak özellikleri sizce neydi?
Geriye dönüp baktığımda fark yaratan öğrencilerin en büyük ortak özelliğinin yüksek notlar değil, tükenmeyen bir 'merak' ve 'pes etmeme arzusu' olduğunu görüyorum. Sıra dışı olanlar; sadece anlatılanla yetinmeyen, soru sormaktan çekinmeyen, hata yapmaktan korkmayan ve en önemlisi empati yeteneği ve farkındalıkları gelişmiş gençlerdi. Dünyaya ve çevrelerine karşı duyarlıydılar. Bilgiyi sadece ezberlemek için değil, dünyayı daha iyi bir yer yapmak için kullanma potansiyeli taşıyorlardı.
Türkiye'deki eğitim dinamikleri ile Amerika'daki eğitim modelini kıyasladığınızda; her iki sistemin de birbirine ilham verebilecek güçlü yönleri sizce nelerdir?
Bizim sistemimizin en güçlü yanı bence öğretmen-öğrenci arasındaki o köklü, ailevi bağ ve çocukların pratik zekası. Türkiye'de bir öğrenci sıkıştığında inanılmaz yaratıcı
çözümler üretebiliyor, zorluklara karşı daha dirençli. Amerika'da ise sistem daha çok bireysel yetenekleri keşfetmeye ve çocuğu özgür bırakmaya odaklı. Burada ezberden ziyade projelere, "yaparak öğrenmeye" çok değer veriliyor. Keşke bizim o sıcaklığımız ve pratik zekamızla, buradaki imkanlar ve bireye saygı duyan sistem birleşebilse. Birbirlerinden öğrenecekleri çok şey var.
Teknolojinin ve yapay zekanın eğitimde bu kadar baskın olduğu bir dönemde, sizce geleceğin 'ideal öğretmen' tanımı nasıl değişiyor?
Artık bilgi tahtaya yazılarak öğretilmiyor, çünkü çocuk o bilgiye bir tıkla zaten ulaşıyor. Yapay zeka benden daha iyi coğrafya anlatabilir, bu bir gerçek. O yüzden bugünün ve geleceğin ideal öğretmeni, bilgi aktaran kişi değil, rehberlik eden kişidir. Çocuğa o bilginin hangisinin doğru olduğunu ayırt etmeyi, analitik düşünmeyi ve en önemlisi 'insan kalabilmeyi' öğretmeliyiz. Gelecekte öğretmenlik, robotların yapamadığı tek şey olan 'duygusal bağ kurma' sanatı haline gelecek. Sınıfa ruh katan öğretmenler ancak ayakta kalacak.
Kendi öğrenciliğinizde aldığınız ve meslek hayatınız boyunca hiç unutmadığınız, kulağınıza küpe olan en pratik tavsiye neydi?
Bana bu meslekteki en pratik tavsiyeyi hocalarım değil, aslında öğrencilerim verdi. Mesleğe ilk başladığımda her dersi dakika dakika planlar, tahtadan kafamı kaldırmazdım. Bir gün, bir öğrencim, "Hocam bugün yorgun görünüyorsunuz, coğrafyayı boş verip biraz hayattan konuşsak olmaz mı?" dedi. O gün anladım ki; bazen en iyi plan, o planı yırtıp atmaktır. Öğrenciler bana müfredat yetiştirmeye çalışan bir robot değil, karşılarında nefes alan bir insan görmek istediklerini öğrettiler. O günden sonra sınıfta hayatın kendisine her zaman yer açtım.
Bir coğrafya öğretmeni olarak, haritalarla arası hiç barışmayan, yön duygusu sıfır olan o umutsuz öğrencileri derse kazandırmak için kullandığınız en etkili taktik neydi?
Ben görsellik ve öğrenme arasındaki bağın çok güçlü olduğuna inanıyorum. O yüzden harita konusu geçen her derse üşenmeden, mutlaka fiziksel bir harita götürürdüm.
Sadece göstermekle de kalmazdım; o haritayla arası olmayan çocuklara sınıfta bizzat harita yaptırtırdım. Kendi elleriyle çizip dokunduklarında o korku kırılırdı. Bir de işin içine heyecan katmayı severim. Mesela dünyanın nasıl oluştuğunu, o devasa kıtaların nasıl hareket ettiğini anlatırken öyle bir heyecan yaratırdım ki (çünkü kendim çok heyecanlanırdım) en ilgisiz çocuk dahi kafasını kaldırıp "burada güzel birşeyler anlatılıyor olmalı" derdi. İşin sırrı, dersi kitaptan çıkarıp gözlerinin önüne getirmekti.
Sizin derslerinizde yetişen, haritaya her baktığında sizi hatırlayan öğrencilerinize buradan okyanus ötesinden göndermek istediğiniz en özel mesaj nedir?
Haritaya her baktıklarında beni hatırlıyorlarsa ne mutlu bana, demek ki derste tahtaya boşuna vurup heyecanlanmamışım! Dünyayı keşfetmekten, konfor alanınızdan çıkmaktan korkmayın. Coğrafya sadece kitapta ezberlenecek bir şey değil, bizzat yaşanacak bir macera.
Yönünüzü kaybetmediğiniz, merakınızı yitirmediğiniz sürece her yerde kendinize yeni bir dünya kurabilirsiniz. Hepsinin gözlerinden öpüyorum. Başarılarını takip ediyor ve çok gururlanıyorum.
Son olarak, bir gün Türkiye'ye, kürsünüze ve öğrencilerinize geri dönme planınız var mı? Geleceğe dair en büyük akademik veya kişisel hayaliniz nedir?
Türkiye’ye dönmek bir gün tabii ki mümkün olabilir, hayatın ne getireceğini hiçbirimiz bilemeyiz. Ama şu an için birşey söylemek çok kolay değil. Yakında Amerika'da öğretmenliğe başlıyorum. Benim aklımda büyük akademik kariyer hedefleri yok açıkçası. Öğretmenlik zaten benim çok severek yaptığım bir meslek, kariyerim de bu mesleğin kendisi. Geleceğe dair tek hayalim, nerede olursam olayım öğretmenliğe keyifle devam etmek ve sınıftaki çocuklara faydalı olabilmek.